• Narrow screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Auto width resolution
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color

Kadıköy İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği

Sunday
Sep 05th
Anasayfa arrow Haberler
Haberler
BİR SANAT; KÜLTÜRLÜ BİR ADAMIN ELİNDE MANEVİ BİR SİLAH GİBİDİR. PDF Yazdır E-posta
Kültür Sanat
Yazar Hatice Algın   
Pazartesi, 03 Mayıs 2010

 

"BİR SANAT; KÜLTÜRLÜ BİR ADAMIN ELİNDE MANEVİ BİR SİLAH GİBİDİR.”    

 Active Image

Millet kütüphanesinin eski müdürü Mehmet Serhan Tayşi ile “Kültür ve Sanat” üzerine çok kapsamlı bir sohbet gerçekleştirdik. Heyecanlı ve dinamik üslubuyla bizleri tarihin sahih yolculuğuna çıkartan Tayşi, Batı ile İslam dünyasının geçmişten bugüne doğru gelişen boyutlarını karşılaştırarak; sık sık zengin ve saygın bir medeniyete sahip olduğumuzu vurguladı. Tadı damağımızda kalan bu sohbetimizden birkaç gün sonra rahatsızlanıp yoğun bakıma alınan ve Türkiye’nin ender şahsiyetlerinden biri olan Mehmet Serhan Tayşi yoğun bakımdan çıkarıldı, şimdilik sağlık durumu gayet iyi. Dualarınızı eksik etmeyiniz…

 

[Röportaj: Hatice Algın] 

 

H.A: Öncelikle sizi sizden dinleyelim. Mehmet Serhan Tayşi kimdir?

 

İzmirliyim. Aile köklerim baba tarafımdan dedelerim Konya Seydişehirlidir, annem Bayındırlıdır. Bayındır kasaba olarak Kanuni zamanında kurulmuştur. Hacı Sinan ağa diye bir zat kurmuştur. Buraya bir medrese, cami, hamam, fırın yaptırmış. Halk dağ köylerinde yaşıyorlarmış. Cuma namazı kılacak yerleri olmadığı için Hacı Sinan ağa böyle bir mekan hazırlamış. Tabi cami, külliye olunca halk da buraya yerleşmeye başlamış.

 

1942’de Adana’da doğdum.

1946 yıllarında İzmir’e geldik. Çocukluğumla gençliğim genellikle İzmir’de geçti. 1963’te imtihana girdim.( O zaman test usulü değildi imtihanlar, yazılıydı.)

İstanbul Hukuk Fakültesini kazandım. 1 sene okudum ve bölümle bağdaşamadım, bıraktım. Tekrar imtihana girdiğimde Edebiyat Fakültesini kazandım. “Tarih” bölümü tercih ettim. 4 yıl sonra mezun olunca 1969’daSosyal Bilgiler Öğretmenliği yaptım 1 yıl boyunca. Sonra yeni imtihan açıldı, kütüphanelere uzman eleman alıyorlardı. Arapça, İngilizce, Osmanlıca imtihanı sonucu orayı kazandım. Millet Kütüphanesinde 33 yıl çalıştım. Memur olarak girdiğim kütüphanede 1983’te müdür oldum. 2002’de emekli oldum. Bayezit ve Süleymaniye Kütüphaneleri hariç bütün kütüphanelerin müdürlükleri Millet kütüphanesine bağlıydı.

 

Göztepe’de “Eğitim Yüksek Okulu” vardı 3 senelik. Prof.Dr.Amil Çelebioğlu burada dekan iken ben de hocalık yaptım.( şimdi ki Marmara Üniversitesi yani)

 1 yıl İslam Kültürü ve Medeniyet Tarihi okuttum. Sonra imtihana girdim tekrardan.16 – 17 sene doktora çalışması yaptım. Tabi özel sebeplerden dolayı bitiremedim, yarım kaldı.

Tez alanım: Halveti tarikatıydı.

Gençliğimde resim yapar, sergi açardım. Son zamanlarımızda da hat sanatına merak saldık. Prof.Dr.Ali Alparslan hocamız vardı, rahmetli oldu geçen sene. Onun derslerine 4 yıl boyunca devam ettik ve icazet aldık rik’a yazısı üzerine.

 

Kütüphaneci olmamız hasebiyle eski Türk Sanat Tarihi’ne ( minyatür ,hat ,ebru vs .) dair ilgi ve bilgimiz oldu. Bir de yazma eserlerin kağıt cinsi hakkında, yazı türleri hakkında bilgimiz oldu.  Kütüb-ü mütenevvi âlimlerinden yazı tabloları vardır. Endülüs yazısı, Magribî harf gibi kütüphanedeki meşhur yazmalarla ilgili araştırmalarımız oldu.

“Meşair-i Şuara” diye bir kitap vardır Ali Emiri’den. Minyatürlü bir kitap. Anlamı; şiir söylenen yer. Kâbe’nin yanında bir taş varmış, üzerine çıkıp orada şiir söyleniyormuş. İbnül Kayslar , El-Haliller vs. hep orda söylemişler şiirlerini. Sonra kitabın başına başlık yapıp Osmanlı döneminin şairleri hakkında minyatürlerini yapmışlar ve bilgiler veriyorlar. Kitabı tanıttım. Kültür bakanlığının Kültür ve Sanat dergisinde çıktı.. Osmanlı tarihinde çevreyle ilgili makaleler yazdım.

150-200’e yakın makalelerimden bazıları yayınlandı, henüz yayınlanmamış olanlar kitaplaştırılma aşamasında. Tarihi, tasavvufi, tebliğ ile ilgili mühim makaleler var.

 

 

“Lemazât-ı Hulviyye ez Lemeât-ı Ulviye” adlı bir kitabı hazırladım.  Seyyid Muhammed Nuri Arabi’nin yaptığı sohbetlerden oluşan “ Akaidi Nesefi şerhi”ni Osmanlıca’dan günümüze aktardım. Son zamanlarda “Tarikat Kıyafetleri” kitabını bastırdım. Dr. Klaus Kreiser’in isteği üzerine Almanya’da bir tekke mecmuası bastım, transkribe ettim. 1980’de Hamburg’da çıktı. Mukaddimesi Almanca.

 

 

 

 

 Sümbül Efendi’nin halifesi, damadı Merkez Efendi hakkında ve Sümbül Efendi hakkında makaleler yazdım. Bulunduğum kütüphanenin kurucusu olan çok büyük zat; Şeyhülislam Seyyid Feyzullah’tır. Osmanlı dünyası 22 milyon kilometrekare toprağın her tarafının Şeyhülislamı… Aynı zamanda Peygamber torunlarının başıydı. Erzurum’da bir vakıf, bir cami, bir medrese, bir hamam, bir mektep yaptırmış. “Feyziyye Dârülhadisi” olarak bilinen külliye; Millet Kütüphanesi olarak kullanılıyor şimdiAli Emiri Millet kütüphanesine 16 bin kitap bağışlamıştır mesela. Onun hakkında da geniş bir makale yazdım.

.

H.A: Şuanda yaptığınız çalışmalardan da bahsedecek olursak?

 

 

 

15 günde bir Üsküdar’da Atik Valide Cemiyet’inde “Niyazi Mısri Divan’ı Sohbetleri” yapıyoruz. Herkese açık…

 

 

 

H.A: Şimdi  “Kültür ve Sanat” üzerine bir açılımda bulanarak sohbetimizi devam ettirelim isterseniz. Kültür ve Sanatın Osmanlı medeniyetimiz açısından ehemmiyetine değinir misiniz?  

Her medeniyetin kendine has motifler taşıyan el sanatları vardır. Bu el sanatlarının kimisi ticaridir kimisi eğiticidir, edebidir. Bizim mesela yazı sanatımız mimari sanatımız, klasik musikimiz var. 500 bine yakın makamımız var. Abdulkadir Merâgî Hazretlerine 500 tane makam intikal etmiş. Bizde şimdi 20- 30 tane var.

Klasik Türk Musikimiz ve türkülerimiz var. Diğer musikilere destek olan ve sanatlarımız için mekan görevi gören medreselerimiz, camilerimiz var. Buralarda icra edilen dini musikimiz, tasavvufi derinlikler taşıyan tekke musikimiz var mesela. Camilerde çok değerli yazmalar olan kütüphanelerimiz varmış eskiden. Medreselerde mutlaka bir iki oda kütüphaneye ayrılırmış. Minyatür, resimli kitaplar dahi orda bulunurmuş. O dönemin en iyi hattatlarının yazıları varmış; sülüs, nesih, celi divani yazılar… Camiler sanatlarımızın teşhir yeri. Şamdanlar var el sanatlarıyla yapılmış. En nadide halıları camilere, tekkelere, medreselere sermişler.

Bir de edebiyatımız var. Söz sanatlarımız; hitabet, vaaz, hutbe, fetva teknikleri… Halk edebiyatımız, çok büyük halk şairlerimiz var. Koskoca şeyhülislam, Müftiü’s- Sekaleyn İbn-i Kemal’in edebi kitabı var. Manzum ve mensur edebiyatımız var. Mensur yani düz yazılarımız da düz değil, secîli, sanatlı yazılar… Arapçada “Belagat” vardır; Osmanlı’da da yerleşmiş bu. Bir kelimenin bir cümleden nasıl ve ne şekilde yer alacağını bilme sanatıdır. O cümlenin manasını genişletip, ona ayrı bir bakış verir.

 

H.A:Peki Osmanlı sanatının diğer medeniyetlerdeki sanatlardan farkı nedir? Yani Batı sanatı ile Osmanlı sanatının gayelerini karşılaştırırsak…

Tabi bizim sanata bakış açımızla Batı’nın sanata bakış açısı medeniyet anlayışı bakımından farklıdır. Onların medeniyeti maddi ağırlıklıdır, bizim medeniyetimiz ise manevi ağırlıklıdır. Çünkü bizim medeniyetimiz kendisini dünyaya mahkûm etmez, öbür âleme hazırlanır.

Yani bir geldiği âlem vardır ve gideceği âlem vardır. “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” (O’ndan geldik yine O’na döneceğiz.) İşte bu düşünceyle müslüman sanatkâr, âlim vs. hepsi genellikle dini motifleri işlemişlerdir. Bir sanatkâr çırağı parayla almaz, hatta çalıştığı kadar çırağa ücret de verir, ona sanatını iyice öğretir. Ahilik diye bir kurum var. Sanata, beşeri iktisadiye ve her şeye tesir eder. Sosyal hayatımızı da bütünüyle kaplayan vakıflara dahi etki eden ahilik teşkilatının temelinde yiğit, cömert, çalışkan genç hanım ve genç erkekler vardır ve bunlar ustalar tarafından yetiştirilir. Hanımlara mesela motif öğretirler… Dikiş- nakış, halı dokuması vs… Beşeri iktisadi ekonominin temelini genelde hanımlar belirler. Onlar yöneticidir. Çarşıdan hiçbir şey almazlar, üretirler. 19 yüzyılın başlarından itibaren el tezgâhlarının işi bitti, sanayi malları gelmeye başladı Avrupa’dan.

 

H.A: Tüketicilikten ziyade üreticilik vardı yani…

Evet, aile ekonomisi düşüncesi vardı. Fakat yavaş yavaş alıştı millet hazırcılığa…

Batı el sanatları daha çok dünyevi meselelerle ilgilendi. Tabi onlarda da dini motifler uygulandı. Kilise resimleri, Hz. İsa’nın portresi, ikonalar… Bunlarda nefsaniyet vardı tabi. Yani onlar vahyi kaybettikleri için maddiyatı kendilerine amaç edinmeye başladılar.

H.A: Gayriahlâkî sanatsal eğilimleri gibi…

Tabi… Ahlaki zaafa uğradılar. Kilise çok baskı yapınca da kiliseye karşı çıktılar. Yahudilerin Protestan olmaları…

 

H.A: Martin Luther hareketleri…

Evet. Luther gibi Protestan hareketleri kapitalizmi doğurdu.

İspanya ve Portekiz; İnka ve Astek ve Maya medeniyetlerini yağma edip, bütün servetlerini Portekiz ve İspanya’ya taşıdılar. Dünya ekonomisi karıştı. O zamanlar altın karşısında Osmanlı akçesi zaafa uğradı ve bir sıkıntı başladı. Batılılar bedava enerji elde etmek için insan kullanırlar. Hintli yerli ustalar İngiltere’nin dokuduğu kumaşları almak istemeyince ne kadar dokuma ustası varsa hepsinin başparmağını kestiler ve Müslüman Hint dokuma Sanatını çökerttiler.

Batı kültürü her şeyde olduğu gibi çarçabuk yendi. Radyo kurdular; radyoda doğru dürüst adamımız yoktu, onu yetiştirene kadar televizyon geldi. Televizyonu kullanmasını yeni yeni öğreniyoruz. Bunlar daha bitmeden bilgisayar geldi… Devamlı hücumla karşılaşıyoruz.

 

H.A: Globalizmin sanat ve kültür üzerindeki etkisi nedir?

İşte batı da Globalizmin merkezidir. Sadece hat sanatına girişemedi batı. Daha yeni yeni öğreniyorlar bizden hat sanatını. Ebru sanatını, cam sanatını öğrenmekteler bir de. Ama Osmanlı resim ve tezhip sanatını bitirmiştir mesela. Ayrıca bence bir sanat kendi klasik değerleriyle değerlenmesi lazım.

 

H.A: Peki sanattaki yeniliklerin gelişime katkıda bulunma açısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Malzemeler geliştirmeli sanatı fakat malzemeler değiştirilmemeli. Çiniler toprak boyayla yapılırdı mesela. Tabiatın ürettiği boyayla yani. Senelerce 500- 600 sene bizim eserlerimiz zinde kalmış. Niye? Kaliteli malzeme kullanıldığı için. Mesela eski kitaplarımız. Adamlarımız kağıt almış üzerine aher ( âhâr) sürmüş. Şapla yumurta akını iyice çırpıyorlar ertesi sabaha kadar bırakıyorlar. Fırçayı batırıp kâğıda sürüyorsun.

Kuruduktan sonra kağıdın üzerini el merdanesi ile geçiyorsun. Kâğıt parlıyor. Kağıdın üzerinde ince bir tabaka hâsıl olduğu için kamışınla yanlış bir şey yazarsan silebiliyorsun.

Bütün kâğıdı kullanmak istiyorsan süngerle silersin kağıdı. Yine kurutup merdane ile parlatıp tekrar aynı kâğıdı kullanarak tasarrufta bulunmuş oluyorsun.

H.A: O zaman daha pratik ve kullanışlıymış.

 

Evet, çok kullanışlı. Kâğıt kıymetli bir meta idi o zamanlar. Böyle tüketim malzemesi değil.

 

H.A: Kültürün ana kaynağı olan ahlak ve tefekkür nüveleri günümüz dünyasının ihtiyaçlarını karşılıyor mu sizce?

 

Sanat kişiye ahlaki doneler verir. Hele bu sanatlar tahrip edilmemişse…  Sanat en ufak dikkatle, samimiyetle yapılırsa o kişide bir şahsiyet oluşur. Doğru iş insanı güçlülüğe hazırlar.

 

Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz,
Şahsın görünür, rütbe-i aklı eserinde.( Ziya Paşa)

 

Bu bakımdan sanat bizim için bir aynadır. Batı bize bunu unutturdu. Nasıl olduysa artık değerlerimizi öğrenememiş, gelişememişiz. Batı’nın değerlerini bize öğretmişler. Batılılaşmak derken teknolojileşmek… Osmanlı’nın düşüncesi buydu. Ama bazıları için batılılaşmak; Batı’nın örf ve adetlerini de kabul etmekti.

 


H.A: Türkiye’deki sanatçılarımızın ve milletimizin sanat anlayışı hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Bir tanıdığım ağabeyim vardı. Ali İhsan. Çok da bilgili bir insandı. Ortaokulu bitirmemiş ama  çok kültürlü bir adam. Ben onun asistanı gibiydim. “Hocam, genç insanlar bilmedikleri konu hakkında yalan-yanlış bilgi veriyorlar, insanları şaşırtıyorlar ve şöhret oluyorlar.” dedim bir gün. “Hâlef turef meselesi Mehmet!” dedi. Yani anlamı; “Muhalefet et ki şöhret bulasın!”

Şimdi Türkiye’de şöhret ve şöhrete karşı bir merak var.  Sanatla ilgilenen insanların bunu geçim meselesi yapmaması lazım. Geçim meselesi yaparsa, şöhret olursa bu; sanatı suistimal edebilir.

Bir arkadaşımızın başına gelen bir hadiseyi anlatayım ( ismini vermeden) :  Bir ecnebi zat gelmiş çokça para vermiş. “Benim için tuğra yap” demiş. “Yapamam; bu Osmanlı padişahlarına mahsus bir imzadır. Bir hristiyana böyle bir şey asla yapamam!” demiş.

 

Ahlaklı sanatkârın sanatı yükselir. Şimdi o arkadaş Kuveyt’e gidiyor, sergiler hazırlıyor, o hadisede gösterdiği üstün ahlakın mükâfatını alıyor. Bu işin edebi var yani.

 

Edeb bir tâc imiş nûr-i Hüdâdan
Giy ol tâcı emin ol her belâdan

 

Sanatın ticari maksatla yapılmamasından bahsediyorum yani. Sanatı en güzel şekilde icra etmektir mühim olan.

 

H.A: Gaye önemli… Biliyorsunuz ki tarihi bir akış içerisinde Selçuklu ve Osmanlı Türklerinin dünya sanatlarına ciddi katkıları var. Bunlardan biraz bahseder misiniz?

 

İslam medeniyetinin hareket noktası Kur’an-ı Kerim’dir. Bizdeki araştırma, çoğaltma, kitap yazma sanatı; Kur’an-ı Kerim üzerinde yapılan çalışmalardan doğar. Mesela Hz. Osman’ın şehit olduğu anda kanının üzerine aktığı nüsha Topkapı’da…

 Kuran’dan sonra hadis derleme faaliyeti ilk ilmi faaliyetimizdir. Bu faaliyetlerde biz büyük bir tecrübe kazandık.

Eski Yunan’ın klasik metinleri, eski İran’ın ders kitapları ve bir çok şey bulundu, bize aktarıldı. Ondan sonra fikri münakaşalar başladı. Sapmalar da oldu. Kitabın yalınlığı örtüldü, detaylarla boğuldu.

13–14.yy.da ( Endülüs faaliyeti var o zamanlar…) Haçlı seferleri başladı hem Endülüs üzerine hem de bize. 700 yıl sürdü Endülüs’ün macerası. 700 yıl sonra Batılı Endülüs’teki Müslümanların kökünü kazıdı. Endülüs’te bir tane bile Müslüman bırakmadılar. Papazlar kitapları yaktı. Bizim İslam medeniyetimiz ise hep kitaplarıyla, kültürüyle ışık tuttu.

Haçlı seferlerinde birçok şeyler öğrendiler. Yemekte baharat kullanmayı bilmiyorlardı ve bağırsak rahatsızlıkları geçiriyorlardı. Baharatla tedavi oldular. Yemekte soğan kullanmasını bile bilmiyorlardı. Bunların hepsini bizden öğrendiler. İslam dünyasının ve Osmanlı dünyasının medeni hamlesiyle karşılaştılar hep. Batının teknolojik tarafı var ve bir de dünyaya karşı bitmek tükenmek bilmeyen hırsı… Yani eşyaya hükmetme arzusu.

 

H.A: Velhasıl eşyanın hakikatine yönelirken İslam dünyası, onlar eşyaya hükmetme gayreti içerisindeler.

 

Biz eşyayı değerlendiririz, kullanırız.

 

H.A: Yani o; bir araçtır.

 

Evet, araçtır. Kendimizi hiçbir zaman ona mahkûm etmeyiz; istifade ederiz ve ihya ederiz.

 

H.A: Galiba biz de Batı’nın ruhunu özümsemeye başladık.

 

Evet, onlara benzemeye çalışıyoruz şimdi. “Bizden başkasına benzemeye çalışan bizden değildir…” diye buyuruyor Peygamberimiz.

 

 H.A: Sadece Türkiye’de değil, diğer İslam devletlerinde de bu tür yozlaşmalar mevcut değil mi?

 

Tabi, bütün İslam devletlerinde Batı’ya karşı bir merak, hayranlık var. İnşallah bu savaşlar ve zulümler aklımızı başımıza getirmeye başlamıştır.

Biz 600 yıl Balkanlarda kaldık, 700 yıl Endülüs İspanya’da kaldı. Balkanlardayken bir tek millet bile yok olmadı; Sırp, Boşnak, Karadağlı, Bulgar, Yunan, Arnavut… Hepsi duruyor, hatta devlet kurdular. Biz hiç birini öldürmedik. Fırsat buldular binlerce insan öldürdüler, hala devam ediyor zulümler. Bizim alnımız açıktır tarihe karşı. Kimseye zulmetmedik. “Fatih” olarak gittik; gittiğimiz yerlere güzellik, iyilik götürdük. Allah şahit!

 

H.A: Günümüzle karşılaştıracak olursak Amerika “Demokrasiyi getireceğiz!” iddiasıyla Irak’a girdi ve sonucunu hep birlikte gördük!

 

Askerlerine eroin içirip, öldürtüyorlar. Adamlar ne yaptığını bilmiyorlar, robot gibi…

 

Churchill, ( Çanakkale için) “Türklere karşı zehirli gaz kullanalım” demiş. Yetkililer ise bu teklife karşı çıkarak “Bu bir insanlık dramıdır ve suç olur.” deyince Churchill: “Onlar insan değil ki!” yanıtını veriyor. Yani Batı bize karşı garazkâr…

 

H.APeki sizce sanat teknolojiden daha güçlü bir yapıya sahip midir? Mesela Batı’nın teknolojik bağlamda yaptırım güçleri var.  Bu onların üstün olduğu göstergesi değildir elbette. Demek istediğim; biz sanat icra ederek Batı’nın zulmüne karşı ne derecede etkin bir rol oynayabiliriz sizce?

Bir kere gençlerimizin bir Mehmet Akif gibi olması gerek! Batı’nın güzelliklerini, iyiliklerini, bilimini, ilmini alan münevver, kendi değerlerine vakıf bir nesil lazım. “Asım’ın Nesli” diyor Akif. “Asım Nesli” lazım bize. Bugün gencimiz Yahya Kemal’i bilmiyor, kitabını okusa anlamıyor. Akif’in Safahat’ını ise hiç anlayamaz, kelimeleri bilmiyor çünkü

 

H.A: Bize önce öz Türkçemizi unutturmuşlar yani…

 

Evet, Türk Dil Kurumu başında bir adam vardı. ( Kızıyorlar bunu söylediğim zaman) Adil Açar diye imza atıyordu. Hâlbuki ismi “Agop Dilaçar”. Yani Ermeni. Çok iyi bir dilbilimci diyorlar, beni ilgilendirmez. Bir İngiliz Dil Kurumu başına yabancı birini getirir mi? Asilzade bir İngiliz getirir o mevkiye. Çünkü kendi kültürüne karşı tedbir alır. Her on senede bir eski kitaplarımızı sadeleştirip basmak zorundayız. Kuşdili haline geldi dil. 300–500 kelime ile konuşuyoruz.

Önce bilecek, okuyacak, anlayacak, akledecek, bir fikir oluşacak ki bir eser verilebilsin. Onun için iyi bir okuyucu olması lazım gençlerin. Sizin yaptığınız çalışma mesela…

(Edebiyat Ve Düşünce Kulübünü kastediyor)

Ertuğrul Düzdağ Bey, İlim Yayma Cemiyeti’nde erkek talebelere Safahat okutuyor mesela. Akif külliyatı çıkarmıştır kendisi. Ömrünü bu değerli çalışmalara verdi.

 


H.A: İslam gençliğinin sanatta nasıl bir istikamet belirlemeleri hususunda tavsiyeleriniz nelerdir?

 

Önce hangi sanatı icra ediyorlarsa onun kültürünü, tarihi öğrensinler. Bu sanat nerde doğmuş, nerde neşvünema bulmuş, insanlarımıza ne kazandırmış…

Mesela ebru sanatının tasavvufi bir yönü vardır.(Rivayetlere göre) Tasavvufta soluk nefes-i Rahmani olarak adlandırılır. Her soluk alıp verişinde bir hali yaşarsın. İşte ebruda da her an bir oluşum vardır. Bir önceki yaptığın ebruyla diğeri benzemez. Hiçbir insan birbirine benziyor mu? Hepsi orijinal…

 

H.A: Aynı zamanda ebru sanatı acizliğimizin de bir yansıması. Teknedeki renk dağılımına hükmedemiyoruz.

Elbette… Bir sanat kültürlü bir adamın elinde manevi bir silah gibidir. Kültürsüz adamın eline geçince yok edici bir silah haline gelir. Sanat bu açıdan önemlidir. Onun için sanatla ilgili ciddi bir okul lazım, kurslar yeterli değil. Türk İslam Sanatları Merkezi gibi bir yerde işini en iyi bilen ustalar bulundurulacak ve işte o zaman ciddi diplomalar olacaktır.

Bir sohbetimizde sanatla ilgili bir şeyler söyledim. Birisi “Bu asırda bu mümkün olabilir mi?”deyince “ Zaman mahlûktur” dedim. Bize göre şekil alır, değerlendirirsek bize hizmet eder. Bak… Batılı değerlendiriyor, batılı hizmet ediyor, bizim aleyhimizde çalışıyor. Biz değerlendirebilseydik zaman bize hizmet edecekti ve İslam anlayışına sahip olduğumuz için Batılıların bile hidayetine vesile olabilecektik. İslam’ı tebliğ edemedik.

 Batılı yalan dolanla işini yürüttü, biz yalan dolanla bir şey yapmadığımız gibi, İslam’ın güzellikleriyle de örnek olamadık.

 

H.A: Sonuç olarak;  bilhassa Türk İslam gençliğinin Osmanlı Medeniyetini irdelemesi ve kendi değerlerini Batı medeniyetiyle karşılaştırması gerekiyor değil mi?

 

Evet, kendisini kontrol etmeli İslam gençliği. “ Ben neyim ve nerdeyim?” diye sormalı.

 

H.A: Başka söylemek istediğiniz bir şey varsa buyurun efendim…

Diyeceğim şu: Bu asır büyük şablonlu bir asır. Kelimelerin üzerinde durmak lazım mesela… Çok sık duyuyorum; “birey” diyorlar. Kelimeler o şeylerdir ki; birer mana yüklüdürler.

“Birey” kelimesi ateist bir felsefenin tabiridir. Bireyde mesuliyet yoktur; çocuğuna, eşine, ailesine, cemiyete karşı bağlılığı yoktur. İcabında kendisi için başkasının özgürlüğünü sınırlayabilir. Kendisi gibi değilse her türlü zararı verebilir ona. ( Müslümanlara mesela…) Hâlbuki “fert” öyle değildir. Biz “birey” değil, “ fert” diyeceğiz. “ Fert” kelimesinin sorumlulukları vardır; çocuğuna, eşine, ailesine, insanlığa karşı…

Cenab-ı Hak “Başınızı dik tutup, sert sert yürümeyin” diye emrediyor bir ayetteAllah “Mütevazi yürü…” diyor yani. ( Lokman suresi 18. ayeti kastediyor)

 Biz fert olarak bir kültürün insanıyız. Birey olarak hiçiz. Her şeyden kopmuş bir varlık canlı bombadır. Kendisini yok ettiği gibi başkalarını da yok eder. Ama fert öyle değil…

Bunu niye söylüyorum? Çünkü kelimeler çok önemli. Kelimelerimizi siliyorlar lügatten, uyduruk kelimeleri koyuyorlar sonra!

 

H.A: Bizi bize yabancılaştırıyorlar yani…

 

İşte bütün tehlike de burada zaten. Bir köle gibi… Herkes kullanır seni.

Bir cemiyetin mensubu olduğunun bilincine, idrakine ulaşacak insan tipi ferttir bizim kültürümüzde. Kelimelerimizi yaşatmamız lazım.

Necip Fazıl diyor ki “ Halkın seviyesine inilmez!”. Komünistler“ Halkın seviyesine inelim.” diyordu. Yazı dilini konuşma diliyle bir yapmak yani. Paldır küldür bir dil haline getirmeye çalışıyorlar. “Yazar, edip halkı kendi seviyesine çeker.” diyordu Necip Fazıl. Halkı irşad eder, bilgilendirir…

Okurken yazarları seçmek bu yüzden önemlidir. Mümkün mertebe öncelikle en mühim eserleri okumak gerek. Bir söz vardır : “ Ehemi mühime tercih etmek

Ben Hz.Ali’nin cenkleriyle ilgili kitaplar okumaya başladığımda ufkum açıldı.

 

H.A: Kim vesile oldu?

 

Bir yaşlı amcamız vardı, benim kitap okuyuşumu çok beğenirdi, bana para verirdi. Giderdik kırtasiyeciden kitap kiralardık saatine. Yaz mevsimi… Otururduk arkadaşlarla kapının önüne. O amcamız da karşımıza sandalyesini koyup otururdu. Ben okurdum o dinlerdi, çok hoşuna giderdi. Bir de gazoz ısmarlardı… ( Gülüşmeler…)

Tabi yavaş yavaş daha tefekkür kitapları okumaya başladık. Hocalar da bize “Edebi eserlerden, Batı- Doğu klasiklerinden özet yapın…” derlerdi lise yıllarımda. Çok güzel çalışmalardı bunlar.

H.A: Keyifli sohbetimizin sonuna geldik. Bizleri aydınlattığınız için Kurtuba Dergisi adına çok teşekkür ediyorum…

 

Kaynak: Kurtuba Dergisi sayı: 25 Hatice Algın

 

 

 

 

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Görüntüleme sayısı: 105

Son Güncelleme ( Pazartesi, 31 Mayıs 2010 )
 
İstanbul'da Şiirli Günler Başlıyor! PDF Yazdır E-posta
Kültür Sanat
Yazar admin   
Cumartesi, 24 Nisan 2010
Her yıl Mayıs ayında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.’nin düzenlediği, Doğan Hızlan’ın Onursal Başkanlığı’nı yaptığı Uluslararası İstanbul Şiir Festivali bu sene 11-15 Mayıs tarihlerinde, şiirseverlerle buluşmaya hazırlanıyor.

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Görüntüleme sayısı: 129

Son Güncelleme ( Pazartesi, 31 Mayıs 2010 )
Devamını oku...
 
Kültür Elçileri Çalışmalarını Sürdürüyor PDF Yazdır E-posta
Kültür Sanat
Yazar admin   
Salı, 20 Nisan 2010
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Turizm Müdürlüğü tarafından İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması nedeniyle gerçekleştirilmekte olan Kültür Elçileri Projesi kapsamında yürütülen çalışmalar devam ediyor.

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Görüntüleme sayısı: 127

Son Güncelleme ( Pazartesi, 31 Mayıs 2010 )
Devamını oku...
 
Nefes Filmi Kültürel Mekanlarda PDF Yazdır E-posta
Kültür Sanat
Yazar admin   
Pazar, 21 Şubat 2010
Active ImageGişe Rekortmeni “Nefes” İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Merkezlerinde...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Görüntüleme sayısı: 141

Son Güncelleme ( Salı, 30 Mart 2010 )
Devamını oku...
 
Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı Kaybettik.. PDF Yazdır E-posta
Kültür Sanat
Yazar A.G K.   
Perşembe, 16 Ekim 2008
fazlhsn.jpgAltunizade'deki Başkent Üniversitesi İstanbul Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Kürşad Tokel, Anadolu Ajansı muhabirine yaptığı açıklamada, 94 yaşındaki şair Dağlarca'nın, kronik böbrek yetmezliği ve kateter enfeksiyon sebebiyle 28 Eylül 2008 tarihinde bir başka hastaneden hastanelerine getirildiğini belirtti.

O tarihten bu yana hastanede tedavi altında bulunan Dağlarca'nın enfeksiyonun antibiyotiklere yanıt vermemesi sebebiyle bugün yoğun bakıma alındığını kaydeden Prof. Dr. Tokel, tüm müdahalelere rağmen durumu giderek kötüleşen Dağlarca'nın saat 16.50'de öldüğünü söyledi.

26 Ağustos 1914 tarihinde İstanbul'da dünyaya gelen Dağlarca, ilk öğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan'da, orta öğrenimini Tarsus ve Adana'daki ortaokullardan sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi'nde tamamladı.

1935 yılında piyade subayı olarak doğu ve orta Anadolu'nun, Trakya'nın pek çok yerini dolaşan Dağlarca, ordudaki hizmeti 15 yılı doldurunca ön yüzbaşı rütbesiyle 1950'de askerlikten ayrıldı.

1952-1960 yılları arasında iş müfettişi olarak İstanbul'da çalışan Dağlarca, buradan ayrıldıktan sonra İstanbul Aksaray'da kitabevini açtı ve yayımcılığa başladı.

4 yıl ''Türkçe'' isimli aylık dergiyi çıkaran ve ilk yazısı 1927'de Yeni Adana Gazetesi'nde yayımlanan bir hikaye olan Dağlarca, İstanbul Dergisi'nde 1933'te çıkan ''Yavaşlayan Ömür'' adlı şiiriyle adını duyurmaya başladı.

Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılapçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirleri yayımlanan Dağlarca, 1967'de ABD'deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından ''En iyi Türk Şairi'' seçildi.

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Görüntüleme sayısı: 601

Son Güncelleme ( Pazartesi, 20 Ekim 2008 )
 
Mustafa Kutlu'nun Yeni Kitabı PDF Yazdır E-posta
Kültür Sanat
Yazar A.G K.   
Çarşamba, 10 Eylül 2008

mustafa_kutlu-1.jpgTürk toplumunun geçirdiği modernleşme ve değişim sürecini uzun metrajlı hikayeler ile okuyucuya sunan Mustafa Kutlu’nun son kitabı Huzursuz Bacak Dergah Yayınları tarafından yayımlandı. Daha önce yayınlanan Beyhude Ömrüm adlı hikayesinde 1950 sonrası modernleşme teşebbüs ve hareketlerinin Anadolu coğrafyası ve insanına yaptığı etkileri masaya yatıran Kutlu bu defa muhafazakar bir geçmişe/düşünceye sahip ve Amerika’daki doktorasını tamamlayarak türlü ideallerle memleketine dönen bir akademisyenin gözünden muhafazakar ve gelenekçi kesimin 1980 sonrasında yaşadığı dönüşümü -daha doğru bir ifade ile bir ifade ile bozulmayı- ele alıyor ve eleştiriyor. Chef'in devamı olarak Yabana atılmayacak bir tenkid...

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Görüntüleme sayısı: 642

Son Güncelleme ( Çarşamba, 10 Eylül 2008 )
 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 1 - 6 Toplam: 14
google_group_2

MEZDER TAKVIM

Eylül 2010
PztSalÇrşPrşCumCtsPaz
0102030405
06070809101112
13141516171819
20212223242526
27282930

 

 

etkinlikler

Anketler

Derneğimizin Etkinliklerinden Nasıl Haberdar Olmak İstersiniz?
 

SPONSOR